• ÖZEL DOSYA | Ece Sevim Öztürk | Türkiye – Amerika ilişkileri nereye koşuyor?

ABD – Türkiye ilişkilerinden birbirinden oldukça farklı noktada bulunan ve karşıt görüş açılarına sahip isimlere konuya ilişkin değerlendirmelerini sordum ve ABD’deki protestolar nihayetinde ortaya çıkması beklenen yeni düzende Türkiye’nin nasıl bir pozisyonda yer alabileceğine ilişkin fikir verebileceğine ilişkin ümitvâr olmamı sağlayan bir dosya ortaya çıktı.

Türkiye – Amerika ilişkilerinin nasıl bir rotada ilerleyeceği; Cumhuriyetin ilk yıllarında yürütülen tartışmalara, sonrasında anti-emperyalizm tavrı mesnet alınarak büyüyen 68 hareketi, darbeler ve muhtıralar dönemine göz atmadan yorumlanması oldukça zor bir iş gibi görünüyordu.

Bu nedenle gerek tarihsel sürece ufak dokunuşlar yaparak, gerek eski çalışmalarımdan hatırlatmalarda bulunarak, gerekse dosyayı teşkîl eden röportaj ve yazılardan alıntılar yaparak toplumsal hafızaya katkıda bulunabileceğimi düşündüm.

DOSYA İÇERİĞİ:

BEHİÇ GÜRCİHAN röportajı için tıklayınız
ÜNAL ÇEVİKÖZ röportajı için tıklayınız
GÜRSEL TOKMAKOĞLU röportajı tıklayınız
AMBERİN ZAMAN röportajı için tıklayınız
KORAY ER’in yazısı için tıklayınız

Türkiye küçük Amerika olacak diye beklenirken Amerika büyük Türkiye mi oluyor?

İki ülke arasındaki ilişkilere ilişkin görüş aktarılırken 1940’lı yıllardan itibaren kullanılan “Türkiye küçük Amerika olacak” söyleminin Celal Bayar ya da Nihad Erim‘e ait olduğu hakkında her uzmanın bir fikri olduğu, ancak okuduğum makalelerden ve analizlerden kimsenin bu cümleyi kimin tam olarak ilk kez kullandığını bilemediğini fark ettim.

Bu nedenle Nihad Erim’in Ulus Gazetesinde kaleme aldığı makaleleri taradıktan ve birkaç kitap kurcaladıktan sonra Hikmet Bila’nın CHP Tarihi 1919 – 1979 kitabında ulaştığım son dipnot yolculuğunun ardından Cumhuriyet Gazetesi arşivinden 20 Eylül 1949 tarihli yayına ulaştım.

Başbakan Yardımcısı Nihad Erim* İzmit’te bir demeç veriyor ve şu ifadelerde bulunuyordu:

“Eğer bir dış felakete uğramazsak, ben memleketin geleceği için çok ümitliyim. Yakın bir gelecekte, Türkiye küçük bir Amerika hâline gelecektir. Bugün biz yalnız değiliz. 1945 ile mukayese ettiğimiz zaman, çok daha iyi vaziyetteyiz.”

*Cumhuriyet Arşivi / 20 Eylül 1949

*Nihad Erim; Başbakanlığı döneminde, 68 Hareketinin solcu öğrenci liderlerinden Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idam edilmesine kadar varacak olan Balyoz Harekâtı uygulamaları başlatması nedeniyle Balyoz lakabıyla anılmıştır.

Kızıldere katliamının ardından Nihad Erim’in Amerikan Ajansı Associated Press muhabiri Nick Ludington’a demeç vererek “Türkiye’de aşırı solcuların baskısı ile bozulan Türk – Amerikan münasebetleri düzelme yolundadır” şeklindeki konuşması, Günaydın gazetesinde “Solcular ezilmiştir, Amerikan filosu artık gelebilir” manşetiyle yer bulmuştur.

*Erim, 19 Temmuz 1980 tarihinde İstanbul Dragos'taki evinin yakınında Mahir Çayan ve arkadaşlarının intikamının alınması gerekçesiyle Dev-Sol tarafından düzenlenen suikast sonucu hayatını kaybetmiştir.

“Stratejik ortaklık” bozulmaya başlıyor

Uzun yıllar boyunca inişli çıkışlı bir şekilde izleyen Türk – Amerikan ilişkileri nihayetinde iktidara gelen hükümetler ve ABD’nin ortak çabasıyla uyumlu bir şekilde ilerlemiş ve nihayetinde Recep Tayyip Erdoğan’ın Başbakanlığında “strajik ortaklık” söylemleriyle en sıcak dönemini yaşamıştı.

Ancak Rus uçağının düşürülmesinin ardından yaşanan gelişmelerin akabinde 2016 sürecinden itibaren ABD – Türkiye arasında uzun yıllar süren bu yakın münasebet sekteye uğramış ve iki ülke arasındaki ilişkiler iktidar ortağı milletvekillerinin iPhone maketi kırmasına kadar gerilemişti.

Erdoğan – Obama dönemi ikili ilişkiler açısından ilginç durumları beraberinde getirse de Trump ve Erdoğan birlikteliği hiçbir uzmanın kolayca yorumlayamadığı bir süreci de beraberinde getirdi.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ABD Başkanı Donald Trump

İkisi de basınla ve sosyal medyayla kavga ediyor, NATO ve Merkez Bankası ile savaşıyor, kendilerini destekleyen kitlelere din ve aidiyetlik kavramları üzerinden hitap ediyor.

İkisi de ailesindeki insanları etrafındaki politik hârede dolaştırıyor, muhafazakâr vatandaşları mutlu edecek vaatler ve eylemler sunuyor ve günün sonunda liderlik ettikleri ülkeler ihtilâflı hâlde bulunsalar da birbirlerine olan hayranlıklarını dile getirmekten çekinmiyor.

Tüm bunlarla birlikte, ikisinin de derin devlet ve darbe tartışmaları gündeminden eksik olmuyor.

RÖPORTAJ I – BEHİÇ GÜRCİHAN

Açık İstihbarat Yazarı Behiç Gürcihan, dosya kapsamıda kendisiyle yaptığım röportajda Erdoğan – Trump arasındaki benzerliklere ve ayrılıklara, “Öncelikle yıllardır Erdoğan’a muhalefet etmiş ve kendisinden zerre hazzetmeyen bir insan olarak Erdoğan’ın hakkını teslim etmek zorundayım. Erdoğan bir Trump değil. Benzer yönleri kadar benzemeyen yönleri de çok ve bence bu benzemez yönleri Türkiye’nin geleceği açısından daha belirleyici. Erdoğan ve Trump’ı kişiliklerinden çok misyonlarının benzerliği açısından karşılaştırmak lazım” diyerek dikkat çekti.

Ergenekon davasının tutuksuz sanıkları arasında yer alan Açık İstihbarat yazarı Behiç Gürcihan ve dava sürerken evlendiği nişanlısı gazeteci Fatma Sibel Yüksek, karar duruşması öncesi tutuklanma ihtimallerine istinaden ellerinde bavullarıyla Silivri’ye gelmişlerdi.

Erdoğan ve Trump’ı kişiliklerinden çok misyonlarının benzerliği açısından karşılaştırmak lazım.

İkisinin de ruh derinliklerinde kendilerini bir babaya kabul ettirme içgüdüsü olsa da, Trump baba parası ile büyümüş şımarık bir zengin çocuğu, Erdoğan babası tarafından ezilmiş fakir bir halk çocuğu.

Trump sokak tecrübesi sınırlı hayatı elit çevrelerde geçmiş bir salon çocuğu; Erdoğan sokak zekası ve ayakta kalma içgüdüleri güçlü, çok çalışarak ve çok tavizler vererek olduğu konuma gelmiş bir sokak çocuğu;

Trump nihaî tahlilde Erdoğan kadar sert ve acımasız değil, Erdoğan ise hırsları ve hedefleri uğruna sonuna kadar makyavelist bir fıtrata sahip.”*

*Behiç Gürcihan

Gürcihan, ABD içindeki kavgayı açıklarken “ABD Trump yüzünden çökmedi; ABD çöktüğü için Trump seçildi” ifadelerini kullandı ve Amerikan devletinde klikler arasında süren bir savaşın yaşandığını, sürecin geçmişine değinerek şu sözlerle anlattı:

“Obama” kliğini, Amerikan devleti içindeki küreselci kanat olarak okuyabilirsiniz. Devlet içindeki kavga bu kadar derin olmasaydı, sokaklar da bu boyutta asla karışmazdı. ABD içindeki “Trump kliği” Demokrat Parti üzerinden kopartılan ve Trump’ı köşeye sıkıştırmayı amaçlayan “Russiagate” skandalının ucunun devlet içinde “Obama kliğine” uzandığının belgelerini ortaya saçınca, devlet içi savaş soğuk savaştan sıcak savaşa dönüştü ve sokaklar karıştırıldı.*

*Behiç Gürcihan

Trump’ın ABD’nin dağılmış devlet yapısını üniterizme doğru evriltmek isteyenlerin “poster çocuğu” olarak sahneye sürüldüğünü ancak yine de Erdoğan kadar şanslı olmadığını belirten Gürcihan, bunun nedenini Trump’ın arkasındaki teknokrasinin, devlet içinde Erdoğan’ın arkasındaki teknokrasi kadar güçlü olmadığı şeklinde açıklıyor.

Trump ABD’nin “Erdoğan’ı olmaktan çok “Erbakan”ı olabilir*

*Behiç Gürcihan

Erdoğan için iktidar zeminini hazırlayan bir 28 Şubat / Erbakan dönemi olduğuna dikkat çeken Gürcihan, Trump’ın böyle bir peşrev çekme döneminin sonrasında iktidara gelmediğini hatırlatarak; “Trump ABD’nin “Erdoğan’ı olmaktan çok “Erbakan”ı olabilir ve mevcut süreç ABD’nin “Gezi”sinden çok ABD’nin 28 Şubat’ı olabilir. ABD o yüzden şu anda Türkiye’nin 1990’larını yaşıyor. Türkiye ise büyük bedeller ödeyerek kendi “Trump”ının sonuna yaklaşıyor” ifadelerinde bulunuyor.

Röportajın tamamını okuduğunuzda kendini aynı anda “anti-Amerikancı anti-Çinci ve anti-Rusyacıyım” diyerek tanımlayan Gürcihan’ın S400’lere, yükselen Avrasyacılık tartışmalarına ve Ergenekon – FETÖ soruşturmaları sürecinde devlet içi çatışmalara değindiği ilginç analizler bulacaksınız.

RÖPORTAJ II – ÜNAL ÇEVİKÖZ

Türkiye – ABD ve NATO ilişkilerinin nasıl olması gerektiği hakkında fikirlerine başvurduğum diğer isim ise, ana muhalefet partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin Dışişlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviközoldu.

*Ünal Çeviköz; diplomatlık geçmişi bulunan ve Moskova Büyükelçiliği’nde İkinci Katıp, Bregenz Başkonsolosluğu’nda Konsolos olarak görev yapan bir isim. Sofya Büyükelçiliği Müsteşarlığı’ndan sonra, 1989’da NATO Uluslararası Yazmanlık görevini üstlenen Çeviköz,  Türkiye’nin Azerbaycan ve Irak Büyükelçiliğini de yaptı.

Atatürk’ün bakış açısı bu Cumhuriyet’in daima yüzünün Batı’ya dönük olması doğrultusunda olmuştur.

*Ünal Çeviköz

Deneyimli diplomat, “Soğuk Savaş bitti, Varşova Paktı dağıldı, Sovyetler Birliği dağıldı, dolayısıyla NATO da artık varoluş sebebini yitirdi” gibi düşünceleri yanlış buluyor. Aynı zamanda NATO’nun yeterince bilinmediğini ve tanınmadığını düşünüyor.  “Bazı çevreler” tarafından sürekli olarak Türkiye’nin NATO üyeliğinin Türkiye’ye zarar verdiği fikrinin aşılanması çalışıldığını, NATO’nun Türkiye’de yapılan darbelerde rolü olduğunun iddia edildiğini, ancak halkın yüzde 60’tan fazlasının NATO üyeliğimizi desteklediğini savunuyor.

Çeviköz, kendisine Türkiye’nin Batı bloğundan ve NATO’dan uzaklaşması meselesini nasıl yorumladığını sorduğumda, partisinin kurucu lideri de olan Mustafa Kemal Atatürk’ün “muasır medeniyetler” misyonuna atıfta bulunarak şu ifadelerde bulundu:

*Türkiye Cumhuriyeti 20. Yüzyılın başlarında ulusal kurtuluş mücadelesi vererek kurulmuş çağdaş bir devlettir. Atatürk’ün bakış açısı bu Cumhuriyet’in daima yüzünün Batı’ya dönük olması doğrultusunda olmuştur. Bunu en anlamlı olarak ülkeyi “muasır medeniyetler seviyesine ulaştırma” hedefi ile anlatmıştır. Dolayısıyla, evrensel değerleri benimsemiş bir çağdaş uygarlık düzeyine erişme yolu Türkiye’nin asla vazgeçmemesi gereken bir yoldur. Bu yola ve doğrultuya bakarken konuya salt NATO üzerinden yaklaşmak eksik olur, zira Türkiye NATO gibi tüm Avrupa ve Avro-Atlantik yapılanmalarında üyedir. Dolayısıyla, dış politikanın unsurlarından biri belli bir ilkeler ve değerler bütünlüğüne saygı ve uyum ise, bu NATO üyeliği kadar Avrupa Konseyi, OECD, AGİT ve Avrupa Birliği gibi yapıların parçası olmakla da tamamlanır.

*Ünal Çeviköz

S400’lerin satın alınmasının hükümetin içinde bulunduğu büyük bir yanlış olduğunu ifade eden CHP’li Çeviköz’ün bu hususta S-400’lerin Türkiye’nin de parçası olduğu NATO hava savunma sistemine entegre edilerek, onunla uyumlu bir şekilde kullanılamayacağını kayda düşerek şu şekilde konuştu:

S-400’lerin Türkiye’nin de parçası olduğu NATO hava savunma sistemine entegre edilerek onunla uyumlu bir şekilde kullanılamayacağı açıktır. Bu da Türkiye’nin hava savunmasında ikili bir yapı ortaya çıkaracaktır. Neresinden bakılırsa bakılsın, bu bir zafiyettir. Mesele S-400’lerin teknik özellikleri ya da Patriot’lardan daha üstün oldukları tartışmasının dışındadır. Böyle olmaları, bahsettiğim zafiyeti ortadan kaldırmaz. Bu zafiyet de sadece Türkiye’nin savunmasını değil, topyekûn NATO savunma sistemini etkileyecek niteliktedir.

F-35 projesinde kalmamızın S-400’lerin satın alınmasından çok daha önemli olduğunu belirten Çeviköz, F-35 projesinin Türkiye’nin savunma sanayiinin gelişmesine de katkı yapacak bir proje olduğunu söylüyor.

*F-35 projesinde kalmamızın S-400’lerin satın alınmasından çok daha önemlidir. İktidarın S-400 alımı ile yaptığı harcama önemli bir israf oluşturmuştur. Yine de zararın neresinden dönülse kârdır.

*Ünal Çeviköz

Hükümetin S-400 alımını sürdürmesi yüzünden içine düştüğü çıkmazdan kurtulmanın çarelerinin arandığını belirten CHP’li yönetici, F-35 projesine yeniden dönebilmek ve Türkiye’ye ABD Kongresi tarafından yaptırım uygulanmasına yönelik bir karar çıkmasına yol açmayacak bir politika izlemek gerektiğini vurguluyor.

Ünal Çeviköz ile yaptığım röportajın tamamını okuduğunuzda CHP’nin NATO’ya ve Türk – Amerikan ilişkilerine karşı bakış açısına dair oldukça net fikirlere kavuşacaksınız.

RÖPORTAJ III – GÜRSEL TOKMAKOĞLU

Hava Kuvvetleri İstihbarat Daire Başkanı görevini yaptıktan sonra 2007 yılında Türk Silahlı Kuvvetleri’nden emekli olan Gürsel Tokmakoğlu ile yaptığım röportajda, “F-35 projesi Batı’da olmak ya da S-400 ile Batı blokunu bırakıp Doğu’ya geçmek” tartışmalarına değindik.

Güvenlik stratejileri ve istihbarat konularında uzmanlaşan Gürsel Tokmakoğlu, aynı zamanda askeri ataşelik yaptı ve NATO görevlerinde bulundu.

“Türkiye’nin hava savunma silahı ihtiyacı vardı, ABD’den istedi, olmadı ve ihtiyacını kendisi tedarik etti. F-35 bizim başından itibaren içinde olduğumuz bir projedir.”*

Gürsel Tokmakoğlu*

Türkiye’de sürekli köpürtülen ABD karşıtlığının karşısına Rus – Çin bloğu konularak ABD’nin bu savaşı kaybedeceği söyleniyor. Oysa jeopolitik olarak değerlendirdiğimizde ABD ve Rusya’nın ittifak yapması Rusya ve Çin’in ittifak yapmasından çok daha kolay ve sürdürülebilir görünüyor. Bu anlamda Gürsel Tokmakoğlu’na bugün farklı cephelerde görünen ABD ve Rusya’nın yükselen Çin tehdidine karşı bir araya gelme ihtimalini nasıl yorumladığını sordum, oldukça ilginç yanıtlar aldım.

Türk savunma sanayiinin tamamen NATO silah sistemleri referans alınarak inşa edildiği ve büyüdüğü göz önüne alındığında, günün sonunda Rus silah sistemleri tercih edilirse entegrasyon sorunları sebebiyle mevcut tüm silah sistemleri de değişmek zorunda kalmayacak mı?

Bu soru güvenlik stratejistlerinin de aklını kurcalayan bir konu olarak karşımıza çıkıyor. Tokmakoğlu’na “90’lardan itibaren NATO’ya üye olan eski Doğu Bloku ülkeleri gibi Türkiye de tüm silahlarını ve savunma sanayi kabiliyetlerini kendi kendine yok etmiş olmayacak mı?” diye sorduğumda şu yanıtı verdi:

Türkiye hâlâ bir NATO üyesi ülkedir, ittifak ruhuna sadıktır ve katkısı çok fazladır. Savunma sanayii bakımından ürünler temel düşünceyle elbette milli kabiliyetle ve ittifak sistemlerine entegre olacak biçimde inşa edilmelidir. Millî ve egemen olmak her anlayışın üzerindedir.*

*Gürsel Tokmakoğlu

RÖPORTAJ IV – AMBERİN ZAMAN

Türkiye – ABD ilişkileri üstüne uzun süre yazılar yazan Gazeteci Amberin Zaman da, dosya kapsamında kendisi ile yaptığım röportajda, ABD’de çatışan kurumlar tartışmalarını abartılı bulduğunu belirterek bunun nedenlerini madde madde açıkladı.

Amberin Zaman, Washington Post, Los Angeles Times, Daily Telegraph ve Amerika’nın Sesi gibi medya kuruluşlarının Türkiye’de muhabirliğinin yanı sıra 1999’dan bu yana The Economist dergisinin Türkiye muhabiri olarak görev yapmakta olup, Al-monitor’da yazılar yayımlamaktadır.

Zaman, Amerika’nın dış politikasında bakanlığın öncelikli etkin kurum olduğunu kaydederek şu ifadelerde bulundu:

ABD’de “çatışan kurum” söylemini oldukça abartılı buluyorum. Kurumlar arası görüş farklılıkları her zaman ola gelmiştir ama ABD’de sistem; yürütme, yargı ve kongre arasında oluşan denge mekanizmasına dayalı. Dış politikaya gelince… Yürütme nezdinde Dışişleri Bakanlığı eşitler arasında birinci sayılıyor. Dış politikaya Dışişleri Bakanlığı yön veriyor.  Pentagon dış politikada fikirlerini duyurabilir ama asla belirleyici değil. Dolayısıyla Pentagon’daki hâkim duygu “Türkiye düşmanlığı” olsa dahi bunu fiiliyata geçirme şansı yok. Yürütmede son söz ise Başkan’a ait. Ne var ki Trump yönetiminde bürokrasi ve kurumlar arası danışma mekanizması tümüyle kenara itildiği için olağan dışı bir dönem yaşanıyor. Türkiye’ye yönelik yaptırım talepleri ABD Kongresinden geliyor.“*

*Amberin Zaman

Türkiye ile ABD’nin arasındaki ilişkilerin bozulmasının nedenlerine ilişkin görüşlerini aktaran Zaman, röportajında şunları kaydetti:

Türkiye ile ABD’nin arasındaki ilişkilerin bozulmasının iki tane başlıca nedeni var. Birincisi soğuk savaşın sona ermesi ve özellikle ABD’nin Irak işgalinden beri iki ülke çıkarlarının arasında gittikçe açılan makas. İnişi tetikleyen faktörler arasında ise her iki ülkenin Kürtlere yaklaşımını sayabiliriz. Irak’ta ayrışan çıkarların en net fotoğrafına çuval olayında tanık olmuştuk. Odağında Kürtler vardı. Benzer şekilde Suriye’de ABD askerlerinin arada vurulması pahasına da olsa ABD YPG iş birliğini hedef alan TSK’nın sınır ötesi operasyonları var. Bu saydıklarımız Türkiye’nin geleneksel devlet politikaları ve tehdit algılamasıyla alakalı bir durum. Ergenekon yapılanmasının Erdoğan’ı “rehin alması” ile alakalı değil.“*

*Amberin Zaman

YAZI – KORAY ER

Uzun süredir dış politika üzerine uzmanlaşmış isimlerin Türkiye’nin bir dargın bir barışık olduğu, kâh içli dışlı kâh ayrı kutuplarda durduğu ABD ile ilişkilerinde geldiği noktayı yorumlamakta güçlük çektiklerini gözlemliyorum. 

Bunun nedenini ABD’nin içinde uzun süredir var olan devlet-içi savaş gerekçesiyle yorumlayanlar olduğu gibi, iki lider arasındaki benzerliklerin yarattığı bölünmenin iki ülkeye de benzer şekilde yansıdığını ve Türkiye’deki Gezi eylemlerinin türevinin George Floyd’un öldürülmesiyle fitillenerek Amerika’da yaşandığını düşünenler de var.

Yale Divinity School’da master yapan ve Hartford Seminary’de doktora çalışmalarını yürüten Koray Er'in geçtiğimiz günlerde Tanrı'nın Sopası Türkler isimli bir kitabı yayımlandı.

Hazırladığım bu dosya için ABD’de siyahilerin kölelik düzeninde alınıp satıldığı dönemlere ilişkin kendi tecrübelerine dayandırdığı bir yazı yazmasını kaleme almasını rica ettiğim ABD’de yaşayan Koray Er, “Zenciler neden George Fylod’un öldürülmesine kolektif tepki vermiştir?” sorusunun peşine düştü.

ABD’deki ırkçılık tartışmasını tarihsel boyutta ele alan Er’in yazısını okuduğunuzda meselenin ufak bir kıvılcımla nasıl toplumsal bir harekete dönüşebildiğini daha iyi yorumlayabileceğinize inanıyorum.

Be the first to comment on "• ÖZEL DOSYA | Ece Sevim Öztürk | Türkiye – Amerika ilişkileri nereye koşuyor?"

Leave a comment

Your email address will not be published.


*