Ünal Çeviköz: “Atatürk de Batı’yı işaret ediyordu, S-400’lerden vazgeçmek zorundayız”

“Türkiye – Amerikan ilişkileri nereye koşuyor?” dosyası kapsamında CHP Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviköz ile yaptığım röportajı aşağıda okuyabilirsiniz.

ABD’de liderlik ve çeşitli kurumlar düzeyinde eylemlerin aşırılık ve şiddet içerdiği şeklinde propagandalar yapıldı. Ancak bu eylemlerin meşru protestolar olduğu ve toplumsal bir harekete dönüştüğü yorumları da gündemde. Siz Cumhuriyet Halk Partisi’nin Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olarak ABD’deki eylemleri nasıl yorumluyorsunuz?

Tüm dünyada popülizm siyasetin dar bir alana sıkışıp kalmasına ve sorunlara sağlıklı çözümler üretilememesine sebep oluyor. Amerika’da da durum farklı değil. Son dört yılın uygulamaları Amerikan toplumunun da ciddi şekilde ayrışmasına ve kutuplaşmasına yol açtı. Bu kutuplaşma, ister istemez, küçük bir kıvılcımla patlamaya hazır bir hale geldi. Yaşanan olaylara böyle bakmak gerekiyor.

Amerikan toplumunda Afrika kökenli ABD vatandaşlarına yönelik ırkçı yaklaşımlar hiçbir zaman tam olarak ortadan kalkmış değil. Polisin sırf rengi nedeniyle bir FBI görevlisine dahi ayırımcı davrandığını, kimliğine ancak ellerini kelepçeledikten sonra baktığını gösteren video paylaşımları da bunu kanıtlıyor. 

Eylemler önce polisin orantısız güç kullanarak George Floyd’un ölümüne sebebiyet vermesi sonucu başladı. Kısa zamanda Minneapolis’ten Amerika geneline yayıldı. Eylemlerin ırkçılık karşıtı olduğu ve bu sebepten dolayı başladığından kimse kuşku duymuyor. Ancak zaman içinde genel olarak Trump’a ve ABD’de mevcut yönetimin uygulamalarına tepki duyan çevrelerin de katılımıyla bir yönetim karşıtı protestoya dönüşmekte olduğu da söylenebilir. Tabii Korona Virüs pandemisinin etkilerini de hesaba katmak gerekiyor. ABD ekonomisinin çok kısa bir zaman içinde önemli darbe aldığı ortada. 40 milyondan fazla ABD vatandaşının işsizlik başvurusu yapmış olmaları da bunu gösteriyor. Ama Başkan Trump’ın yangına körükle giden ve protestocuları kışkırtan tavrı sanırım olayların başka bir nitelik kazanmasında da önemli rol oynadı.

Bu tür gösterilerin ve temel insan hak ve özgürlükleri konusunda tepki göstermek için yapılan eylemlerin demokratik bir toplumda yadırganmaması ve engellenmemesi gerektiği düşüncesindeyim. Bu tür eylemlerin yasaklanması kişi hak ve özgürlüklerinin, ifade özgürlüğünün kısıtlanması anlamına gelir. Ancak toplum ne kadar demokratik ise, bu tür eylemler de o denli demokratik nitelikli olur. Güvenlik güçlerinin orantısız güç kullanımı ile bu tür meşru protestoların nitelik değiştirmesine sebebiyet verecek davranışlardan kaçınması eylemlerin de çığırından çıkmasına yol açmayacak şekilde kontrollü yapılabilmesini sağlar.

Türkiye’nin dış politikada Batı Bloğundan uzaklaşmasını doğru buluyor musunuz? Türkiye – ABD ilişkileri inişli çıkışlı olsa da Erdoğan ve Trump’ın kimi zaman eleştirel söylemde uzlaştıkları bir konu olan NATO üzerine konuşacak olursak eğer, Türkiye – NATO ilişkilerinin geldiği durum açısından bulunduğumuz noktayı nasıl yorumluyorsunuz?

Türkiye Cumhuriyeti 20. Yüzyılın başlarında ulusal kurtuluş mücadelesi vererek kurulmuş çağdaş bir devlettir. Atatürk’ün bakış açısı bu Cumhuriyet’in daima yüzünün Batı’ya dönük olması doğrultusunda olmuştur. Bunu en anlamlı olarak ülkeyi “muasır medeniyetler seviyesine ulaştırma” hedefi ile anlatmıştır. Dolayısıyla, evrensel değerleri benimsemiş bir çağdaş uygarlık düzeyine erişme yolu Türkiye’nin asla vazgeçmemesi gereken bir yoldur. Bu yola ve doğrultuya bakarken konuya salt NATO üzerinden yaklaşmak eksik olur, zira Türkiye NATO gibi tüm Avrupa ve Avro-Atlantik yapılanmalarında üyedir. Dolayısıyla, dış politikanın unsurlarından biri belli bir ilkeler ve değerler bütünlüğüne saygı ve uyum ise, bu NATO üyeliği kadar Avrupa Konseyi, OECD, AGİT ve Avrupa Birliği gibi yapıların parçası olmakla da tamamlanır.

NATO bir ortak savunma örgütüdür. “Soğuk Savaş bitti, Varşova Paktı dağıldı, Sovyetler Birliği dağıldı, dolayısıyla NATO da artık varoluş sebebini yitirdi” gibi düşünceler yanlıştır zira NATO emsali olmayan bir savunma örgütüdür. Örneğin, Varşova Paktı, her biri her üyeyi diğerlerine bağlayan bir dizi ikili karşılıklı askeri yardım anlaşmasının üstüne eklenerek kurulmuştu. NATO ise Kuzey Amerika ile Batı Avrupa ülkeleri arasında var olan tek savunma anlaşmasıyla oluşmuştur.

NATO üyeliğimiz, ulusal güvenliğimizi ve ulusal güvenlik stratejimizi belirleyen unsurlardan biridir ama savunma ve güvenlik doktrinimiz sadece NATO üyeliği üzerine kurulmamıştır. Türkiye’de NATO’nun yeterince bilindiği ve tanındığı kanaatinde değilim. Örneğin, bazı çevreler sürekli olarak Türkiye’nin NATO üyeliğinin kendisine zarar verdiğini, NATO’nun Türkiye’de yapılan darbelerde rolü olduğunu iddia ederler. Kamuoyu araştırmalarına bakıldığında ise, halkın yüzde 60’tan fazlasının NATO üyeliğimizi desteklediği görülmektedir. 

21. Yüzyıl birçok değerin değişim geçirdiği bir süreç içinde ilerliyor. Uluslararası örgütler de bu değişimden etkileniyorlar. NATO’nun da bundan etkilenmediği söylenemez. Ancak kendini değişen koşullara uyumlaştırma konusunda en başarılı örgütün de NATO olduğunu belirtmek gerekir. Alan dışı faaliyetler, V. Madde dışı faaliyetler, barışı koruma faaliyetleri gibi birçok yeni tanım eklenmiştir NATO’nun görev talimatına.

Türkiye’de son on sekiz yıldır iktidar olan siyasi görüş NATO’ya başlangıçta mesafeli duran, üyeliğimizi sorgulayan bir yaklaşım içinde olmuştur. Ancak zamanla Türkiye’nin ulusal güvenliği için NATO üyeliğinin ne kadar önemli olduğunu yavaş yavaş da olsa veya açıkça itiraf edemese de, kavramaya başlamıştır. Bu bir öğrenme süreci. İktidar dış politikayı yaşayarak öğreniyor. Dış politika yapımını uzman kadrolarla birlikte çalışmak yerine “ben bilirim, ben yaptım oldu” anlayışıyla yürütmeyi tercih ediyor. Bu da bir uluslararası örgüt üyesi olmanın gerektirdiği ahlak ve sorumluluk içinde davranılmasını engelliyor. Dış politika, hele çok taraflı ilişkiler, sadece sizin istekleriniz ve beklentilerinizin başkaları tarafından kabulü üzerine kurulan bir oyun planını değil, karşılıklı ortak çıkarları bulmaya yönelik bir arayışı ve uzlaşmayı gerektirir. İktidar buna direniyor, öğrenmek istemiyor. İşte Türkiye ile NATO arasında son zamanlarda yaşanan, örneğin Libya’ya müdahale sırasında “NATO’nun orada ne işi var?” sorusundan “Suriye’de NATO’nun Türkiye’yi yalnız bırakmaması gerekir” gibi söylemlere doğru evrilen değişken, zig-zag’lı ilişkiler bu öğrenme sürecinin bir parçasıdır.

Özetle, Türkiye ve NATO birbirini tamamlayan bir ortaklık sürdürmektedirler. İki tarafın da bu beraberliğin yaşamsal bir öneme sahip olduğunun farkında olduklarını düşünüyorum. Birtakım huysuzluklar bu beraberliğin sürdürülebilirliğini etkilemeyecektir. Kaldı ki, Orta Doğu’da yaşanan ve bir türlü durulmayan istikrarsızlıklar da Türkiye ve NATO’nun karşılıklı önemini artırmaya devam etmektedir.

Siz daha önce S-400 alımı, Türkiye’nin Avro-Atlantik camiasındaki saygın konumunu zedeleyebileceğini söylemiştiniz. Ancak S-400’ler aktive edilmedi. Hükümetin Rusya ve ABD arasında kurmaya çalıştığı denge politikasında F-35 projesinden çıkartılışımızın da maliyetini eklersek eğer karşımıza nasıl bir tablo çıkıyor? Sizce hâlâ diplomatik yollarla yeni bir rota çizmek mümkün mü? Eğer mümkünse bu nasıl olmalı?

Türkiye’nin ulusal güvenlik stratejisini NATO üyeliği kadar kendi bağımsız güvenlik doktriniyle de tamamlaması gerektiği görüşümde ısrarlıyım. Ama bu tamamlama Türkiye’nin silahlı kuvvetlerinin ve içinde bulunduğu ittifakın savunma bütünlüğünü ve silah sistemini olumsuz etkilemeyecek bir doğrultuda yapılmalıdır. S-400’lerin satın alımı böyle bir doğrultu değildir. Bu konunun teknik ayrıntılarına girmek istemiyorum, ama en basit açıklamayla, S-400’lerin Türkiye’nin de parçası olduğu NATO hava savunma sistemine entegre edilerek onunla uyumlu bir şekilde kullanılamayacağı açıktır. Bu da Türkiye’nin hava savunmasında ikili bir yapı ortaya çıkaracaktır. Neresinden bakılırsa bakılsın, bu bir zafiyettir. Mesele S-400’lerin teknik özellikleri ya da Patriot’lardan daha üstün oldukları tartışmasının dışındadır. Böyle olmaları, bahsettiğim zafiyeti ortadan kaldırmaz. Bu zafiyet de sadece Türkiye’nin savunmasını değil, topyekûn NATO savunma sistemini etkileyecek niteliktedir. NATO ülkeleri de Türkiye’nin bu tercihini yaparken, ittifak ruhuna ve etiğine uygun bir duyarlılık içinde davranmadığı için memnuniyetsizliklerini dile getirmektedirler.

Türkiye bir çıkmazla karşı karşıyadır. Bence F-35 projesinde kalmamız S-400’lerin satın alınmasından çok daha önemlidir. Zira bu Türkiye’nin savunma sanayiinin gelişmesine de katkı yapacak bir projedir. Ama, hem F-35’ten çıkma hem yaptırımlarla karşı karşıya kalma risklerine rağmen, S-400 satın alımı inatla sürdürülmüştür. Şimdi ise, bu çıkmazdan kurtulmanın çareleri aranıyor. Nisan ayında operasyonel hale getirilecekleri söylenmişti, şimdi bu ertelenerek ABD ile ilişkilerin onarılmasına ve ABD’nin ikna edilmesine uğraşılıyor. Bunun ABD ile Rusya arasında bir denge kurmakla da ilgisi yok, zira NATO üyesi olarak içinde bulunduğunuz bir ortak savunma örgütünün dışındaki bir unsurla askeri konularda ilişki kurarak denge aramak sağlıklı bir düşünce tarzı değildir. Rusya ile ilişkilerimizin birçok unsuru ve farklı boyutları vardır, askeri ve güvenlik ilişkileri bunun dışındadır. Denge de bu farklılıklarla oluşur.

İktidarın S-400 alımı ile yaptığı harcama önemli bir israf oluşturmuştur. Yine de zararın neresinden dönülse kardır. Zararın daha da büyümesini önlemek için, F-35 projesine yeniden dönebilmek ve Türkiye’ye ABD Kongresi tarafından yaptırım uygulanmasına yönelik bir karar çıkmasına yol açmayacak bir politika izlemek gerekir. 

Avrasyacılık tartışmalarını nasıl yorumluyorsunuz? Son birkaç yılda Sarayın yüzünü Rusya’ya her zamankinden fazla dönmesi sizce normal miydi? Türkiye’nin çeşitli sebepler ve ittifaklarla ilerlediği bu yolun NATO’dan ve AB’den uzaklaşma yolunda bir viraj aldığı düşünülürse eğer, son dönemdeki gelişmeleri de göz önünde bulundurduğunuz zaman yeni bir viraj görüyor musunuz? Eğer Sarayın net bir rota değişikliği olursa Cumhur ittifakının devamı mümkün olur mu?

Avrasyacılık tartışmalarını 1970’li yılların üçüncü dünyacı arayışlarına benzetiyorum. İktidarın Avrasyacılık arayışları, Batı karşıtlığının dış politikadaki sonuçlarından biri olarak görülebilir. Türkiye’nin macera aramasına gerek yok. Hem NATO’nun hem AB üyeliğinin Türkiye’nin geleceğin dünyasındaki yeri ve konumu açısından ne kadar önemli olduğu açık. Bunu değiştirmenin Türkiye’yi ne kadar ciddi risklerle karşı karşıya bırakacağı da açık. Dolayısıyla, izleyeceğimiz dış politikada her zaman bu ilişkilerin zedelenmeyeceği bir yaklaşım içinde olmak gerekir. 

Böyle bir yaklaşım dış politika konusunda kendi bağımsız çizginizi izlemenize ve uygulamanıza engel bir durum da oluşturmaz. Soğuk Savaş dönemine bakın, Türkiye’nin NATO üyesi olarak Sovyetler Birliği ile ekonomik ve ticari alanda yoğun ilişkiler geliştirmesi pek ala mümkün olabilmiştir. Bugün de Türkiye’nin Rusya ile olan ilişkilerine bu açıdan bakmak gerekir. Rusya, bölgemizde yoğun olarak var olan ve bölge politikalarını doğrudan etkileyen önemli bir aktördür. Böyle bir aktörle ilişkilerinizi dengeli ve dikkatli bir şekilde sürdürmeniz gerekir. Suriye sorununda olsun, Libya konusunda olsun, Doğu Akdeniz dengeleri açısından olsun, bu böyledir.

Son yıllarda birbiri ardına yapılan dış politika hataları Türkiye hakkındaki güven algısını ciddi olarak olumsuz şekilde etkilemiştir. Bunun da sebebi dış politikanın iç politikaya alet edilmesidir. Ama bütün bu hatalara rağmen, kamuoyu araştırmaları hala Türkiye’de halkın kahir ekseriyetinin, yüzde 65 oranında bir destekle, Türkiye’nin NATO üyeliğinin devamı ve AB’ye de üye olması yönünde tercihte bulunduğunu gösteriyor. Dolayısıyla, Türkiye’nin NATO’dan ve AB’den uzaklaşması halkın beklentileriyle uyuşmamaktadır. Türkiye’nin Batı’dan uzaklaşması ulusal çıkarlarımıza da aykırıdır. O halde bu dengeyi tutturacak ve dikkate alacaksınız.

Cumhur ittifakının devamı ortakların kendi kararlarıdır ama Cumhur iktidarının devamını sorarsanız, bence artık orada sona çok yaklaşıldı. O son da rota değişikliği ile falan engellenemez. Zira bu iktidarın akıbeti sadece dış politika ile bağlı değildir, her alanda topyekûn politika değişikliklerine ve zihniyet dönüşümüne ihtiyaç vardır. O değişiklikler de daha çok iç politika ile ilgilidir. Değişiklikler gerçekleştiğinde dış politika da iç politikanın hegemonyasından kurtulacaktır.

Be the first to comment on "Ünal Çeviköz: “Atatürk de Batı’yı işaret ediyordu, S-400’lerden vazgeçmek zorundayız”"

Leave a comment

Your email address will not be published.


*